Elmalar

Bizim vaktiyle bir hocamız vardı, Ethem Şinasi Bey; kendisi geçenlerde öldü. Allah rahmet eylesin, pek tertipli bir adamdı. Sınıfa girer girmez bir kalemtraş ister, cebindeki renk renk kalemleri açardı. Her dersin notu için ayrı bir renk kullanırdı. Ezber notlarını pembeyle, “dictee” notlarını maviyle, “lecture” notlarını kırmızıyla atardı. Ethem Şinasi Bey’in en hoş tarafı, okuttuğu bahislerden daima bir hayat felsefesi çıkarmasıydı.

Bir gün Franklin’e ait bir fıkra anlatmıştı. Franklin bir çocuğa bir elma vermiş. Çocuk çok sevinmiş. Bir elma daha vermiş. Çocuk daha çok sevinmiş. Bir elma daha verince çocuk sevinçten deliye dönmüş. Ve bir elma daha verince, çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş, sonuncusunu düşürmüş yere...

Bu sefer ağlamaya başlamış cocuk. Ethem Şinasi Bey: - Hayat böyledir işte, derdi. Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder. Daha önceki durumumuzu hatırlayarak şükretmeyiz. Duygu alemine ait sevinç ve üzüntüleri, mantık alemine ait kıstaslarla incelemeye kalktığımız zaman, çokçası böyle felsefe kırıntıları döktürürüz.

Çocuk bir elmaya razı... Elma üç oluyor, çocuk memnun... Elma dört oluyor, çocuk mesut... Elmanın birini düşürüyor ve ağlıyor. Mantık açısından bakarsanız, bir elmaya razıyken gene elinde üç elma var, neden ağlıyor? Bu bir duygu ve intibak olayıdır. Ümidimizin ötesindeki bir duruma eriştiğimiz an; aradaki değişikliğin büyüklüğü, bizi o an mesut eder ve hemen yeni duruma intibak eder, alışırız. Artık mantıki kıyaslamalarla; söylerdim, böyle oldum, diye ilk duyduğumuz saadeti tekrar içimizde canlandırmaya da çalışsak; muvaffak olamayız.

O ilk sevinç bir an patlayıp, yavaş yavaş küllenmiştir. Onun için devamlı saadet yoktur. Bir anlık saadetler vardır ve hemen arkasından alışkanlık başlar. Bu alışkanlık geriye doğru bozulunca da, derhal ruhumuzda tepkisini gösterir, üzülürüz. Bu sevinç ve üzüntü dalgalanışları, alıştığımız durumu kaybetmeme ve mükemmele doğru değiştirme çabasını yaratır bizde...

Çocuk dördüncü elmayı düşürünce ağlamasaydı, onu kadere rıza gösteren, buruşuk ruhlu bir sünepe olarak görmemiz gerekirdi. Buradaki ağlama ve üzüntü, durumu muhafaza mekanizmasının sustasıdır. Bu susta geri geri gitmemizi önler ve elimizdekini kaybetmeme azmini doğurur. Ondan sonra tekrar bir sevinç duygusunu yakalamak isteriz. Ve daha güzeli, daha iyiyi bulmak ve bu sevinci tatmak için hamleler yaparız.

Bu yüzden insanlık daima ileri gider. Saadeti mantıki kıyaslamalarda aramak kadar manasız bir şey yoktur. Bir insan mesutsa, içinde o ılık duyguyu sezdiği, kendisini rahatlatan bir oluşu “intuition”la yakaladığı için mesuttur. Mantıken mesut olması gerektiği için mesut değildir. Bize göre mesut olması icabeden nice nice kişileri, bedbaht gördüğümüz zaman şaşırmamız; saadetin bir ruh olayı olduğunu değerlendiremememizdendir.

Saadet, mevcudu mükemmele doğru değiştiren yeniliktedir. Ve daima bu bir an sürer, sonra tekrar alışkanlık başlar. Çocuklara dört elma verdiğimiz zaman, birini düşürürlerse ağlamalarını haklı görünüz. Ve onlara elmayı düşürünce ağlamamayı değil, beşinci elmayı da elde etmek için namuslu şekilde savaşmalarını telkin ediniz.

Bu bir hasta ihtiras değil, toplumu ileriye götüren ve insanlara saadeti tattıran en meşru gayrettir.